uzun solukların bunalımı

Yayınlandı: Aralık 16, 2008 / self portrait, sorgu

anlatmayı beceremeyeceğim şekilde zorlanıyorum artık yazarken, bu becerememe durumudur zaten bu diyarlarda hüküm süren. kırık dökük mizansenler algımı saptırıyor, tuhaf bir çöküş belki de bu, fazla acıtmıyor ama, gereksiz mücadelelerle örüyorum etrafımı…

soğukkanlılığı elden bırakmamak lazım derler bir de bazıları, hipovolemideyim..

anlayabilme yeteneğim de pek tabii tıkanıklıklar dolayısı ile en alt düzeyde. imkan, haaa, neeee, imkan diyorum imkan, oooo, tamam, oldu, peki.

yalıtılmışlığın içinden titreşen boğuk ses çağırıyor uykularımdan da pek yüz vermiyorum. kime kızabilirsin tüm bu olanlar için, var mı bir sorumlu, yok, e o zaman daha ne, ne, başlangıç olarak şampanya yerine ayran ozman, mecburen, evet.

unutma sancısı ?

niye ben artık kimse ile görüşmüyorum diye soranlarımız da var, kimileri, zalim bir bulut çöker ya hani bazı yorgun sabahlarınıza, bazıları, ne öğleni bekleyesin vardır ne de dayanabileceksindir akşama kadar var olmaya, en fenası, huzur veren sessizliğin de ötesinden bir yokluk gelir sarar, ve belki de, bir kavrayış çıkacaktır bunun da bağrından bir yerlerden, yine de, yakalayamayacaksın kaçıp giden güzel fotoğraflardaki anların içtenliğini, gerçekliğin gerçeğin vicdansız büyüsüne kapılacak da yavaş yavaş yok olacak sen dediğin şey…

bir bakıma gerçekleştirilemeyen gerçeklikler bütünü değil mi gerçek? tutunası olmayanların düşüşleri mi uyandıracak bizleri uykularımızdan ? tutkulu anıların sessizliği mi kavrayacak en ağrılı kırgınlıklarımızdan ?

hınçlarımız kıskanç bu çamur deryasında

yağmur güzel güzel olmasına

ufak tedirginlikler ufkun ötesinin hayalinde

uzakları seyretmek rahatlatıyor rahatlatmasına

bir an bakıyorum kapının önünde diz çökmüş ağlamaktayım

herhangi bir ahşap kapının

akşamın derin huzuru yayılıyor sokaklara işte

bir an bakıyorum ne zamandır baktığımın farkında değilim

kendimden kaçırdığım yalnızlıklarımın kalbine

usulca rahatlama olmuyor bu iniş çıkış cehenneminde

ne de yaşadığını anlayabiliyorsun sabahların erken temasında yatağının ucuna

herşey karman çorman bir bakıma

bir bakıma post-minimal

taşımak zor bunca yük

enerji vardan yok olabilir belki de

..

bilebilmekten ödü gibi korktuğu o sezgiden mahrum

tükeniş perdelerinin sıcak ama karanlık renkleri hakim

bir yünün dokunuşunu unutuş ve kuşları izlemekten vazgeçişli yüzler

camlar bulanık sokaklara bakan

toz hakim varoluşa

eski yeşilindeki gerçek enerji sadece hatıralarda bir kır görüntüsü

kırların da bir bakışı olur bilirsiniz

hani dünyayı dümdüz görmekten artık vazgeçtiğiniz

papatya buğday bir de meşe

bir subaşı belki

hani şöyle hafifce yüksekten bakan

tek tük bir kuş sesi ve kır işte

onun türküsü

uzak di mi artık

hem de çok uzak

çok daha başka bir hayatım olamazdı hayır. olsaydı bile bu çok daha farklı hayat muhtemelen daha da tamin fakir olurdu tüm benliklerim. olasılıkların peşini rahat bırakan bir enerji olmalıydı asıl, varolan rengarenk cümbüşü fark edebilecek. ani içe dönüş intikamları olmamalıydı mesela. oldu bitti, ne fark eder ?

hep kıyısından dokundum da geçtim aslında güzelliğin, ancak asla müsade etmedim, içime işlesin. melodilerde avuttum uzunca zamanlar umuda muhtaç çocukluğumu, içimde inadına yaşattığım, kimine göre taşkın, kimine göre kül köprüler vasıtasıyla temas kuran. mesela şu an başka bir peri fısıldamakta bir yandan sessiz karanlık gölü gülümseten, kıyısında ne zamanda beri hayaller kurduğum, yıldızlarla barışık. olur olur, bu gecelere de güneş doğar, ancak bir gri bulabilir geriye kalan, parlatmaya gücünün yetmediği…

inanmıyorum ne kahramanlara, ne de gökkuşağının altında yatana, masallara da artık, yalanlara da, doğrulara da. gelmiyor işte inanasım, ne yapayım…

etkilemiyor artık gülümsemeler, öyle güzel esintiler de tam zamanında yenileyen ruhu, samimi itiraf iddiasındaki kaprisler, yeniye muhtacım, konsantre olamıyorum geriye dönük acımasızlıklara, hiperaktif oldum anasını satıyım, yaşamı beklemeye tahammülüm yok…

ben de bir nevi burçtan kaynaklanan manyaklık var biliyorum bilmesine de, ne gelir elden tabiatımız icabı takılmışız bir uçurtmanın peşine, dur durabilirsen, uçuşup duruyor anlamı doğuran dizgeler telgraf tellerinde zihnimin, bir türlü kolaylıyamıyorum hayatı…

ipin ucundan tutmalı. ama hangisinin, bu yumak yumak çelişik ızdırabın kollarında, her bir yönün duvara çıktığı, ergenliğimden beri sürekli kafamı tosladığım…

etrelenmiş yaş günü partilerinin biriktiği bir mezarlık vardır, yaz çocukları bilir. yalnızlık yazılıdır gökyüzünde bazılarına, sevgi kavramına kafayı takmış çocuklar olarak her na kadar boynumuz bükük büyümüş olsak da, biliriz içten içe kaderimizi, bile bile ladesine yaşarız…

yalnızlık sonradan gelmez, hep yanıbaşındadır ya hani…

” aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor ?

1. aşka semtin en güzel pastanesine çikolatalı pasta almaya gittiğinizi, eğer kalırsa, pastanın yarısını yiyebileceğini söyleyin. aşk gitmeyip kalacaktır.

2. aşka ondan bir yadigar istediğinizi söyleyip saçından bir lüle alın. saçı ucuzcu bir mağazadan alınmış, üç tarafında yin/yang sembolleri olan bir tütsü aletinde yakın. yüzünüzü güneybatıya dönün. yanan saçın üzerine eğilip inandırıcı biçimde egzotik bir dilde hızlı hızlı konuşun. yanmış saçın küllerini alıp yüzünüze bıyık çizmek için kullanın. aşkı bulun. ona yeni biri olduğunuzu söyleyin. aşk gitmeyip kalacaktır.

3. aşkı gece yarısı uyandırın. ona dünyada yangın çıktığını söyleyin. hızla yatak odasının penceresine koşun ve pencereden dışarı işeyin. rahat bie edayla yatağa geri dönün, aşkı her şeyin yoluna gireceği konusunda temin edin. uyjuya dalın. sabah uyandığınızda aşkı yanınızda bulacaksınız. ”

Tom Robbins – Ağaçkakan

işte bunnar hiç benim aklıma gelmemişti, ben de kendi yöntemlerimi buldum, orası başka bir yazının konusu, ben sadece bu konuda güçlük çekenler için şeettiriyim dedimdi…

not_ yatak odasının penceresinden işemek baayanlar için pek bir zahmetli olacaktır katılıyorum ve dolayısıynen accık sexist buluyorum bu tavsiyeyi ama olsun, herbirimiz birazcık sexist değil miyiz zaten ?

nott_ ha bi de bıyık yakışmaz baayanlara, neymiş, pek bir sexist imiş ozman saayın Robbins, tuuu, kakaaa !

haybeye özgürlük !

Yayınlandı: Haziran 24, 2008 / günce

on nisandan bu yana epey bir zaman geçti. aynı kısır döngüye daha şimdiden girmiş bulunuyorum, daha üç ay bile geçmemişken, oysa ne planlarım vardı özgürlüğümle neler yapacağıma dair…

tüm sosyalliğimizi belirleyen tüketim olmuş işte, her zaman bilindik şeyler, aciz buluyorum herbirimizi, en başta kendim olmak üzere, öyle bir görsel bombardıman altındayız ki occipital lobun enerji tüketiminden frontal loba ancak kuraklık kalıyor, aptalız açıkca, gizem bulutları ardında mistik kavrayışlar peşinde olmak gibi çareler üretiyorum mesela ben, başkaları da kendilerince saçmalar diyarında masturbasyon bağımlısı olmuş, aptalız gerçekten, görüntülerin ardında koca birer hiçlik mevcut, kavramsal düşünme yetimiz hergün daha da sığlaşmakta, tüketiyoruz basitce söylemek gerekirse, sadece tüketiyoruz…

korkak !

pısırık !

nereden başlamalı ?