‘rafine düşünce’ Kategorisi için Arşiv

”     Yemekten sonra Emilia kalktı, dinlenmek istediğini söyleyerek çıktı. Yalnız kalınca bir süre hareketsiz durarak pencerelerden ufkun ışıklı ve net çizgisini; denizin laciverdinin göğün mavisine karıştığı noktayı seyrettim. Küçük, kara bir gemi, tel üzerinde yürüyen bir sinek misali bu çizgi üzerinde ilerliyordu; ben de bilmem neden, anlamsızca o anda, o gemide olup bitenleri düşünüyordum: Pirinçleri cilalayan, güverteyi yıkayan denizciler, kumanya ambarında tabakları durulayan aşcı, belki hala sofrada olan kaptanlar, makine dairesinde kazanlara kürek küre kömür atan yarı çıplak makinistler geçiyordu aklımdan. Küçük bir gemiydi ve benim gibi uzaktan biri için küçük, kara bir noktadan başka bir şey değildi ama yakından bakınca içi pek çok insan ve insani yazgıyla dolu koca bir şeydi. Karşılık olarak onların da gemiden Capri Adası’nı seyrederken, bakışlarını ister istemez kıyıdaki beyaz bir noktaya diktiklerini, o beyaz noktanın bir villa olduğundan, içinde benim ve Emilia’nın bulunduğundan, birbirimizi sevmediğimizden, Emilia’nın beni küçümsediğinden, benim onun aşkını ve güvenini yeniden nasıl kazanabileceğimi bilemediğimden kuşku duymadıklarını düşünüyordum. ”

                             Alberto Moravia’nın “Küçümseme”‘sinden…

 

         Sonsuzlukta dönüşüp duran rengarenk girdaplar arasında bir kadının tiz kahakahaları cennete de delalet olabilir cehenneme de. Erkeğin çaresizliği her daim soyut düşünceye bir miktar uzak kamış olmasıdır, asla duyguların dünyasına konsantre olamamanın yorgunluğudur mahzun kaderi. Kadın ise farkında olamamanın yalnızlığına mahkumdur değişip de eskimiş kimi kültür skeçlerinin, özyarısından epey bir ayrı düşmüştür de bocalamanın verdiği hüznün denizlerinde bir başına, tek kürek bir sandalda…

tek bir canlı olarak..

Yayınlandı: Mart 20, 2007 / rafine düşünce

” Dionysosçu sanat da bizi varolmanın bengi hazzına ikna etmek ister: ancak bu hazzı görünüşlerde değil, görünüşlerin ardında aramalıyızdır. Ortaya çıkan her şeyin acılı bir yokoluşa hazır olması gerektiğini bilmeliyizdir; bireysel varoluşun korkunçluğunu görmeye zorlanırız – ve durup kalmamalıyızdır: metafizik bir avuntu, değişen figürler çarkının geçici olarak dışına çeker bizi. Gerçekten de kısa anlarda ilk-varlığın kendisiyizdir ve onun dizginsiz varolma hırsını ve varolma zevkini hissederiz; görünüşlerin savaşımı, ıstırabı, yokedilişi şimdi zorunluymuş gibi gelirbize, yaşamın içine atılan ve itekleyen sayısız varolma biçiminin aşırı çokluğunda, dünya istencinin aşırı coşkulu doğurganlığında; bu ıstırapların hiddetli dikeni, varolmadan duyulan adeta sınırsız ilk-hazla bir olduğumuz ve bu hazzın bozulmazlığını ve bengiliğini Dionysosçu biz cezbe içinde sezdiğimiz o anda batar bize. Korku ve merhamete karşın mutlu-canlılarızdır, bireyler olarak değil, onun dölleme hazzıyla kaynaştığımız  t e k  b i r  c an l ı  olarak. ”

 Friedrich Nietzsche  _ Tragedyanın Doğuşu

Aforizm No 1

Yayınlandı: Şubat 11, 2007 / rafine düşünce

” … ve kişinin bütün bildiği, gürültü-patırtı içinde kulağına çalınanlar değil, üç sözcükle söylenebilir. ”

             Kürnberger…

do not

Yayınlandı: Ocak 12, 2007 / rafine düşünce

doesn’t matter
to have a beautiful impossible mind
that does matter..

"Anti – Peygamber"

Yayınlandı: Ocak 9, 2007 / rafine düşünce

” Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar…

Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği anı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz…

Çöpcüsünden züppesine kadar herkes, cinai cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır: hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır…

Varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. Tarih : İdeal imalathanesi… huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları… gerçekliği olduğu haliyle tsarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı…

Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak‘tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak kendi boyutlarına karşı körleşmektir…

Bütün fiiliyatımız – soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar – kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan , bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki ?

“İdeal”siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti… Cennet… Fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: İçimizdeki peygamber bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.

İdeal bir şekilde zihni açık, yani ideal şekilde normal insan, içindeki hiçlik‘ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır… Onu işittiğimi farzediyorum: “Amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formülünü muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama edimine direndiğim için ruhu yendim, tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi… İnsanın seyri – ne mide bulandırıcı şey ! Aşk – iki tükürüğün karşılaşması… Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzarlara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.

(Vaktiyle bir “benliğim” vardı; artık sadece bir nesneyim… Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar haifitiler. İçimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hala bir yerim olabilir ki?) ”

diye sorarak bağlamış E.M.Cioran…

italikler yazara aittir..

ben de size soruyorum; tekinsiz, umursamaz, mutlak bir hüzün objektiviteyi bozan unsurlardan başlıcası haline gelebilir mi ? Yani iyiden iyiye bozabilir mi manzaranın netliğini, tepelerden bakıyor olsak da sislenir mi ortalık, soğuk kemiklerimize işler de uzaklaşabilir miyiz gördüğümüzden ?

” Dağlar gibi dalgaların dört bir yana doğru, uğultuyla yükseldiği ve indiği azgın bir denizde, bir gemici, bir sandalın içinde, güçsüz teknesine güvenerek nasıl oturursa; yalnız insan da böylesakince oturur, bir acılar dünyasının ortasında, principium individuationis’e dayanarak ve güvenerek. ”

Schopenhauer – İstenç ve Tasarım Olarak Dünya

principium individuationis : bireyleşme ilkesi.

fısıltılar

Yayınlandı: Eylül 6, 2006 / rafine düşünce, şiir

” dilin kendisinin kökeni egemenlerin iktidarının ifadesidir ”
nietzsche

eşik aşımında bulutlu hava karşılaması .

anlam karmaşasında elindeki oyuncağına bakarak gülümseyen çocuk
anlama kargaşasında üstündeki giysilerden yırtarak kurtulan, kurtuldukça koşan, koştukca kahkahalara boğulan kadın
hiddetli bebek filozof mamasını yememek konusunda inat ediyor
tökezleyen köpek etrafına bakıyor gören, gülen var mı diye
kafası kelebeklere takılı yürüyor surat bir karış bay dondante
soğuk amansız bir gölge bu akşam
göl kenarında huzur bulan yok bu sabah
kıymet bilmez fısıltılar dolaşıyor etrafta
spotlar altında kendini pek de muhteşem hisseden sevgilisini düşünüp de kendinden geçiyor bir diğeri
hadi şimdi gözlerin salınsın bu yana
ve gürülde ey gök
ismini fısılda
ki kırlar eski huzuruna kavuşsun
..