‘kısa hikayeler..’ Kategorisi için Arşiv

sıradandan uzak mı yakın..

Yayınlandı: Haziran 21, 2008 / kısa hikayeler..

yaz yaprakları sonbahara yenik düşüyordu yavaş yavaş artık. ılık akşamlardan serin neşelerimize, şarap başı karanlık korularda, geçiyorduk müziğin mentalafrodizyak etkisi ile, gün be gün…

bir zarif kırılgan sis hakimdi düşlerimize o zamanlar, görebileceğimizden fazlasını da gösteriyor olduğu doğru,bir şekilde yıldız seyahatindeydik işte, yere basmak bönlük diyarına temas idi bizim için… metin aşık oldu sonra, işler değişti biraz. daha nadir bir araya gelir olduk. sabah kahvaltılarının tazeliği kayboldu, günü anlamlandıran, karşılaşmalara düştü tarifsizin gizemi paylaşımlar, bir kaç bakışma kaldı belki de geriye…

ailem eğitimime başka bir şehirde devam etmem gerektiğine karar verdi sonraki sene için. uyuşmayan ritimlerimiz yüzünden aysen ile de çok nadir görüştük o korkunç kış, bitmeyecek galiba konuşmaları sonuna doğru iyice artmış olan bir kış, tuhafların kraliçesi o baharı getirdi beraberinde. yorgunluğundan arınıp da karışılayamadı çoğu baharı da, yaza hesap biçilmez oldu, varılmadan mayısın sonuna babamın kanser olduğunu öğrendik…

en son bir kaç yıl önce karşılaştık metin ile. uzun yolların ardından bulmuştuk yine birbirimizi. ama kelimeler çıkmak bilmedi bir çift tanıdık dudaktan, zaman her an adını duyurabilecek büyük düşmandı. tebessümler oldu ,karşılıklı, tehlikeyi bertaraf eden. oturduğumuz alışveriş merkezi barında sözü açan o oldu kapayan ben. doğru zaman değildi bir son karşılaşma için belki de… bana hiç söylemediği o ” selim ben aysen’i seviyorum”‘u gördüm ayrılırken gözlerinde. ne gördüğümü fark ettiği an sağ elinde bir titreme ve ensesinde bir ürperme hasıl oldu, vesile oldu, vedalaştık büsbütün…

aslında karamsar biri değilimdir. ancak sanırım herşey geçip gidiyor. geriye kalan artıkları ile birlikte olsa da bugün işte…

Reklamlar

içeri süzülen hüzmeler …

Yayınlandı: Haziran 5, 2006 / kısa hikayeler..

perdeye rağmen içeri süzülen hüzmeler arasında sigara paketini arıyor yarı saydam gözleri.. hiç başlamak istemiyor aslında yeni bir güne daha.. çakmağı bulamıyor.. teri ile katlanılmaz bir hale getirdiği yatağından kalkıyor nihayetinde ve banyoya yöneliyor.. hiç çay kalmamış evde.. perdesiz mutfağında don ile dolaşmaktan hoşlanmadığından bakmaktan vazgeçiyor buzdolabına.. acaba kastettiği ben olabilir miyim?.. bu saatlerde kimsecikler de olmaz zaten nette.. ben olsaydım eğer kafasını yastığa koyduğunda aklından geçen.. faturalar var ödemesi gereken.. üçüncü sıcak birada midesi ekşiyor.. kişiler var görüşülmesi gereken.. ne fark eder di sanki onu seviyor olsaydı?.. sokağa çıktığında mide bulantısı dayanılmaz bir hal alıyor..

deniz sakin bu gecegündüz-gün.. o sakin değil ama.. içinde kıpırdaşıp duran herşeyden bir çırpıda kutuluvermekte aklı.. ilgi-alaka bekleyen midesi, ne zaman susulması gerektiğinden hiçbirzaman anlamayan kalbi, onu atıl kılmak isteyen bacakları, bir merhabayı bile ona çok gören şişmiş dudakları.. inanmasa aşkın kutsalllığına artık, olduğu gibi görse herşeyi, ümit etmese, koklamasa, dinlemese, özlemese, bilmese, duymasa, unutsa, unutsa, unutsa, geçer mi bu bulantı?.. geçmez..

eve dönmek istemiyor artık.. kendini ait hissetmediği o eve.. yaşanılası gelmiyor hayatı.. içinde o olmayan.. bir banka bırakıyor kendini sonunda yenik.. işte oluyor yavaş yavaş.. vazgeçerek.. kendinden geçerek buluyor bir başka kendi.. bir köpek yalıyor yüzünü sonra, uyanıyor.. gece avutucu sakin rüzgar arındırıcı.. bulantısı baki..

bir bilet avucunda buruşturulmuş, son sigarasını yakıyor.. gece yolculuklarını sever mi acaba o da benim gibi?.. hep gitsek birlikte, hep uyusa omuzumda, hep uyansa yüzüme, gülümsese gördüğünde beni hep, daha sıkı sarılsak birbirimize, hep hikayeler anlatsam ona hiç gidilmemiş hiç bilinmemiş hiç sevilmemiş bakir yerlere dair ve o hep hiç sesini çıkarmadan dinlese beni.. molalarda tost yesek çay içsek sigaralarımızı gözgöze yaksak şöyle serin bir bulut çeksek ciğerlerimize.. otobüs hareket ediyor..

biliyor ki acabalardan kurtulduğunda dinecek bulantısı.. molalarda kusarak yaşamayı öğreniyor..

bütün olup biteni rahat koltuğunda elinde çayı ve sigarası izleyen bir başkasının canı sıkılıyor.. kapatıyor televizyonu.. masanın üzerinden güneş gözlükleri cüzdanı ve motorbisikletinin anahtarını alıyor ve çıkıyor evden..

bütün bu olup bitenden bihaber bir başkası kararını bir daha gözden geçiriyor.. son birasını açıyor.. yazdığı notu tekrar okuyor.. ağlıyor.. dizleri titreyerek çıkıyor taburenin üstüne..

sokağın hemen köşesinde bir kedi yavrularını emziriyor gözlerinde acaba yarın dolu gözyaşı..

postacı her gün aynı sokağa aynı saatte girmekten bıkkın hasta annesini düşünüyor açılan apartman kapısını omuzu ile iteklerken..

bir bakkal kepenk açıyor ağzında besmele uykusunda kötü cinler midesinde peynir ekmek..

bir balıkcı teknesi dönüyor mavilerden peşinde poseidon içinde uyuşmuş elller ayaklar uykulu gözler..

birşey değişmiyor, onca seven sevilen terkedilen bekleyen vazgeçen kaçan yakalanan bir fark yaratmıyor.. boşluk kendini herseferinde tekrar doldurmayı çok iyi biliyor..

mum ve şapka

Yayınlandı: Mayıs 11, 2006 / kısa hikayeler..

Taşıdığı çantanın ağırlığı idi öncelikli sıkıntısı. Daha güzeldi güzel olmasına üniformasız bir hayat ama sıkıntılar bir türlü bırakmıyordu yakasını, işte yine ipsiz sapsız anılar üşüşmüştü başına. Acaba çıkarıp da kurtulsam şu şapkadan kurtulur muyum pişmanlıklardan da diye düşünmeleri geldi aklına. Gülümsemesini çantanın ağırlığı bozdu…

Ayna hep aynı ayna, hep bu dişler gülümseyen, hep bu inat kafa anlamayan. Ağabeyin gelecek, ne olur bu gün de surat asmasan? Senden bir bok olmaz aslanım, hiçbir bok olmaz katiyen. Herkesin var kendisine göre bir sıkıntısı, hadi gel de üzme ağabeyini, hem sever seni O, hem de çok. Para alırken her ay başı tıkır tıkır güzel ama, bir iki gün misafir etmeye vardı mı iş… Yaramaz adamsın, kalleş adamsın, bencil adamsın, şerefsizin önde gidenisin sen…

Otobüs gelmek bilmedi bir türlü, hani yükü ağır olmasa severdi de şöyle boğazda bir çay sigara, tıpkı eski günlerdeki gibi, sadece deniz, sadece martılar, sadece bir iki tekne tıngır mıngır salınıveren, sadece o an, tıpkı eski günlerdeki gibi. Can havliyle bir taksi çevirdi. Çok düşmemek lazımdı böyle gerilere, bozardı adamı, rakı şişesinde boğardı. Camı araladı, bir boğaz çekti ciğerlerine…

Ulan şerefsiz, yaktığın canların faturasını hep sevenlerine kestin zaten ömrün boyunca, ne günahı var bu adamın şimdi, işinden de olmuş, dertlidir şimdi, kırk yılda bir işi düşmüş sana, ihtiyacı var belli, yoksa gelmezdi, gülümse hadi, yoksa paramparça edeceğim bak bu hayranı kalabalık suratı. Eşek kadar adam oldun şu evin haline bak, neyse takmaz ağabeyin böyle şeyleri, kafa adamdır, kafa adamdır olmasına da, bu ne hal aslanım, bari biraz ortalığı toparlayalım.

Biraz tedirgin indi taksiden, ne de olsa adres olmadan, hatırladığı gibi tarif etmişti, ama, iş bu ya , o kadar olmuştu ki uğramadığı biraderine, emin olamıyordu şimdi doğru yerde bulunduğundan. Ah ama evet bu doğru sokak, doğru bakkal, doğru manolyalardı. Zili defalarca çalmasına rağmen açılmadı apartman kapısı. Biraz beklemek geldi aklına, hani belki de bir yerlere kadar gidivermişti Ozan. Oturdu sokağın başındaki kahvehaneye, bir çay söyledi…

Burası da neresi ulan? Bu teyze kim yanıbaşımda çıplak, çırılçıplak, kendini koyuvermiş yağ kütlesi? Saat kaç abicim, hava da kararmış, yav bi saniye, biz hangi gündeyiz? Sıçtın aslanım sen, sıçtın. Bir de romantizm yapmışız baksana, mum ışığı falan…

Kahvehaneyi kapatıp da geri dönmek ta yarımadanın ortasına ağır geldi, taksime uğramak geldi içinden, tıpkı eski günlerdeki gibi…Birkaç bira yuvarladıktan sonra bir humphrey bogart şapkası aldı kendine, bir de ucuz otel buldu, ucuz adamdı ne de olsa…

Sabah küskündü geceye, bir türlü kavuşmak istemedi. Kediler hepsi bir başka tedirgin terkettiler İstanbul sokaklarını. Alacakaranlık asılı kaldı gökyüzünde. Bir kırmızıya çaldı boğazın dingin suları, boğaz boğaz olmaktan, yaşam da katlanır sınırlardan çıktı…

Yarım kalan hikayeler karıştı sonsuza, son duasını etmeye kimsenin fırsatı olmadı.İçi burkuldu evrenin, ağzında bir yarım söz, kendi içine kapandı, herşeyden öncesine döndü geriye kalan hiçbirşey..

kutsal ve dünyevi

Yayınlandı: Mayıs 2, 2006 / kısa hikayeler..

Çakıltaşları dökülüyor berrak su birikintisine. Yorgun dalgaların başları takiplerindeki genç dalgalarla belada. Unutuvermenin eşiğindeyim. Serin bir rüzgar kollarında çiçekler…

Adının peşisıra vuruyorum kendimi patikalara. Biliyorum kolay olmadığını, beklentilerim bambaşka bir dünyaya aitler artık. Söndü mü dalgalar? Dönüp de baksam bozulur mu büyü?

Aklımın bir köşesine ne yapıp ettimse kazıyamadığım o menekşe kokusu oluverseydi belki yanımda, dudaklarım susuzluktan şiş ve çatlak olmasalardı da tuttursaydım şöyle güzel bir ezgi… Mesela işsiz güçsüz günlerin her daim başköşede duran hayali, kır gezileri, bir ekmek, bir şişe şarap, bir soluk, sen, kulaklarımda, bir dokunuş, ipek, avuçlarımda…

Sis yoğun ve yapış yapış… İş başa düştü, yürüyorum.Nereye varır sonu bu edilginliğin bilmiyorum. bir şey bilmem gerekiyor mu peki? Geçmişin gölgesi düşüyor aklıma. Bir çocuk annesinin yemek çağrısına koşan, saçlarında kirazlar…

Sis dağılmaya başlıyor. Kurumuş meşelerin dalları kanaryalarla kaplı. Beyaz halen manzaraya hakim… Yaklaşan karaltıyı ayrımsıyorum…

İnanır mısın, adı yokmuş, bana yol göstermek, ve de endişelerimi gidermek için görevlendirilmişmiş. Nasıl bir yer burası? Nasıl olur da endişelerimi giderebileceğini düşünürler bu çucuğun? Daha önce bildiğim yerlere benzemezmiş. Kavramlar da farklıymış, O, çocuk değilmişmiş.

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor aniden, ayaklarımın altında tutamıyorum patikayı, bir yeşil boşalmak istiyor beyaza, olmuyor, kanat oluyor heryer, kararıyor sis, üstüme kapanıyor…

Kendime geldiğimde donuk gözleriyle karşılaşıyorum, sevecen olması, içimi ısıtması gereken, bu durumda. Alışırmışım, bu kadar büyütecek bir şey yokmuşmuş. Burası sevginin doğduğu yermiş, ayrıca bir şevkat gösterisine ihtiyaç duymayacakmışım zamanla zaten, miş, muş…

Zihnimi verdiği cevaplara kapatmakta buluyorum çareyi, her nasılsa bunu becerebiliyorum.

Alışmak istemiyorum bu oluşa, varoluş bile diyemediğim serinliğe. Gözlerinden akan yaşların yakışını duyumsuyorum. İçim titriyor. Gözlerim halen kapalı. Bir açabilsem, bir görebilsem tekrar gözlerini, bir şansım daha olabilse… Neler vermezdim diye düşünüyorum, bir an sonra gülümsüyorum tabi…